Fuzuli’nin Şikayetname’si: Selam verdim rüşvet değildir deyu almadılar

Meşhur Şikâyetnâme’yi bilmeyen yoktur desek mübalağa olmaz. Osmanlılar’ın 1534’deki Bağdad fethinin akabinde Kanuni Sultan Süleyman’ın huzuruna çıkan Fuzuli’ye padişah yevmî dokuz akçelik maaş bağlatır. Fakat merhum hem bu maaştan pek memnun değildir, hem de beratını  merciine götürdüğünde işini gördüremez ve bunun üzerine Nişancı Celâlzâde’ye şikayetini arz eden bir mektup yazar. Şairlerin himaye veya ikbal peşinde koştuğu devirlere dair mütaalatımızı en azından şimdilik bir kenara bırakırsak, “Selam verdim rüşvet değildir deyu almadılar” gibi gayet basit ve fakat akıllara durgunluk verecek güzellikteki bir cümleyi hâvi bu mektubu kâri’în-i kirâmımızın nazarlarına arz etmeyi muvâfık bulduk.

Fakat evvelâ takip ettiğimiz usûle dair birkaç söz söyleyelim: Bu makâleyi hazırlarken Abdülkadir Karahan’ın Fuzuli’nin Mektupları II nâm makâlesinden faydalandık. Bunun yanı sıra, Köprülüzade Mehmed Fuad merhumun neşrettiği Fuzûlî: Hayâtı ve Eseri isimli kitabın Seyfettin Özege Koleksiyonu nüshasındaki Şikâyetnâme kısmı makâleye esas teşkil ediyor. Hazır Köprülüzade’den de bahsetmişken, kendisinin Fuzuli hakkındaki mütalaatından birazını da iktibas etmiş olalım:

“Fuzûlî’nin Osmânlı hükümdârına “Geldi burc-ı evliyâya pâdişâh-ı nâmdâr” târîh-i meşhûrunu muhtevî kasîdesini takdîm ettiği, kezâlik Sadr-ı A‘zam İbrâhîm Paşa’ya, Kadı‘asker Kadrî Efendi’ye, Nişâncı Celâlzâde’ye kasîdeler vererek orduda bulunan şâ‘ir Hayâlî ile de münâsebât-ı dostânede bulunduğu ma‘lûmdur. Fuzûlî Dîvânı’nda daha bunlardan başka birtakım Osmânlı ricâl ve ümerâsına, meselâ Rüstem Paşa’ya, Mehmed Paşa’ya, Ayas Paşa’ya takdîm edilmiş kasîdeler vardır ki bunlar zavallı şâ‘irin Safevîler devrinde olduğu gibi Osmânlılar zamânında da lâyık olduğu derecede takdîr ve terfîh edilmediğini gösteriyor. Nişâncı Mehmed Paşa’ya yazdığı meşhûr mektûb da bunu mü’eyyiddir. Bütün fazl ü irfânına, kudret-i san‘atkârânesine rağmen hayâtını dâ’imâ mâddî ihtiyâclar içinde geçiren bu dâhî şâ‘irin…”

Bu makalede kullandığımız nüshada olmayıp da Abdülkadir Karahan’ın kullandığı nüshada olan kelimeleri yazmadık ve belirtmedik, ancak kelimeler farklı şekilde ve yerde kullanılmışsa belirttik.Ayrıca hemmanâ olduklarından dolayı bazı kelimelerin farklı kullanımını belirtmekten de sarfınazar ettik. Lafı daha fazla uzatmayalım; biz tarihimizdeki en “kudretli” devirde bile rüşvetin ne derece müessir olduğunu yeniden hatırlayalım, siz kıymetli kâri’lerimiz de Şikâyetnâme’yi okuyunuz:

Azim Azimzade'nin Fuzuli tasviri (1914)

Azim Azimzade’nin Fuzuli tasviri (1914)

Mektûb-ı hikmet-üslûb ez-zebân-ı efsahu’ş-şu‘arâ Mevlânâ Fuzûlî Bağdâdî aleyhirrahme be-hıdmet-i Hazret-i Nişancı Paşa hafazahüllâhü Te‘âlâ mimmâ yehâfü ve yahşâ

Mâlik-i mülk-ârâ-yı âlem ve hâkim-i hikmet-fezâ-yı ekâlîm [-i hikem] [1] ma‘mûre-i cihânı vakf-ı [erbâb-ı] [2] istirzâk idüb tevliyetin mülûk-ı adâlet-şi‘âr ve hukkâm-ı merhamet-disâra tefvîz itdikçe ve hângâh-ı tengnâ-yı arsa-i imkânda âsâr-ı erbâb-ı istihkâk olub her ferdine mikdârınca hızâne-i gaybdan vazîfe-i müstemirre yetdikçe ol mümlî-i erkâm-ı dîvân-ı hilâfetin kalem-i müşg-bârları miftâh-ı künûz-ı erzâk-ı ashâb-ı istihkâk [3] ola ve ol nâkil-i a‘lâm-ı istihkâm-bünyân-ı saltanatın rakam-ı anber-nisârlarında hadâ’ik-i ahdâk-ı erbâb-ı nazar basâret bula. Şerh-i şemme-i senâ ve ref‘-i ruk‘a-i şîme-du‘âdan sonra;

 

Arz eder hâksâr-ı bî-mikdâr

Bende-i kemterin Fuzulî-i zar

Ki mukîm-i makam-ı uzlet iken

Sakin-i gûşe-i kanâ‘at iken

Başıma düşdi câh sevdâsı

Zevk-i ehl-i tama‘ temennâsı

Heves-i kesbi neng ü nâm itdim

Taleb-i rif‘at-i makâm itdim

İstedim kim ulüvv-i kadr bulam

Mazhar-ı lutf-ı pâdişâh olam

Bilmedim kim şikeste-hâl oluram

Hased ehline pâymâl oluram

Tama‘[4] eşrâra hâdim olmak imiş

Süfehâya mülâzım olmak imiş

Kim ki Allâh’dan ibâ eyler

Gayr dergâha ilticâ eyler

Hâsılı zillet ü hasâret olur

Raht-ı ümîdi ye’se gâret olur

El-hâsıl fark-ı iktidârımı efser-i kanâ‘at ile ve kâleb-i i‘tibârımı hil‘at-ı uzlet ile müzeyyen kılub ve temlîk-i avâlim-i ma‘nâyı teshîr-i ekâlîm-i sûretden yeğrek bilüb pâdişâh-ı mülk-i istignâ ve hâkim-i ale’l-ıtlâk-ı memâlik-i fakr ü fenâ iken cevher-i zâtım iktizâ-yı tekmîl idüb ve sûret-i sülûkümden reng-i tevekkül gidüb âlem-i himmetden bu sürûşa mülhem oldum ve bu ilhâmı ısgâ kıldım ki, ey gâfil âlem-i sûret mazhar-ı sıfât-ı İlâhî’dir ve mehbet-i envâr-ı huzûzât-ı nâ-mütenâhî, her âyine mülk-i melekûtdan münfekk olmaz ve hasâ’is-i mülkden behremend olmayan serâ’ir-i melekûta destres bulmaz. Lâ-cerem hukkâm-ı mülke tevessül mûcib-i husûl-ı mevâhibdir ve mülûk-ı asra tevassul bâ‘is-i vusûl-ı metâlibdir, ve hadîs-i sahîhdir ki

[السلطان ظل الله [5

ve andan istignâ hatâdır ve haber-i sarîhdir ki

[لا رتبة فوق رتبة السلطان الا لنبی مرسل او ملك مقرب [6

ve andan inhirâf nâ-revâdır. Husûsan bizim pâdişâhımız ki rütbe-i saltanatı ma‘nîde pâye-i hilâfetdir ve serîr-i hükûmeti hakîkatde mesned-i imâmetdir.

Kıt‘a

Pâdişâh-ı bahr ü berr Sultân Süleymân-ı Velî

Ol-ki mahz-ı adldir zât-ı vilâyet-perveri

Hâlî andan olmasun Yâ Rabb vilâyet tâ ebed

Kim vilâyetden değil hâlî safâ-yı cevheri

El-kıssa bu tahrîkle dergâh-ı mu‘allâdan bir nasîbe tâlib olub ve erkân-ı devletden sa‘âdet-i imdâd ve şeref-i is‘âd bulub dokuz eflâke pây-ı istignâ [v]ururken evkâfdan dokuz akçe vazîfeye kanâ‘at kılub arz aldım ve berât içün dergâh-ı âlem-penâha irsâl idüb mutarassıd oldum, müddet-i tarassud münkazî oldukda ve eyyâm-ı intizâr ser-encâm buldukda mübeşşirler ki müjde-i teşrîf-i beşâret [7] yetürdiler, bana bir misâl-i meymûn ve berât-ı hümâyûn getürdiler. Hilye-i ma‘ârif ile ârâste ve zîver-i irfân ile [8] pîrâste, anber-i sevâdında sıbgat-i

[و اللیل اذا سجی [9

ve kâfûr-ı beyâzında safvet-i

[10] والصبح اذا تجلی

sahîfesinde sutûr-ı hatt sehâyib-i emtâr-ı mevâhib ve hutûtunda efrâd-ı nukat ke’l-kevâkib-i umûr-ı metâlibi [11] mesâbe-i sadef idi, lü’lü’-i sîrâb ile memlû deryâ-yı mekârim temevvüc idüb kenâra salmış ve mümâsil-i nâfe-i Hoten müşg-nâbla dolub kâ’id-i izz ü ihtirâm ile vârid olmuş. Fâtiha-i unvânı kerîme-i

[12] هو الحق المبین

ve hâtime-i târîhi

[العاقبة للمتقین [13

gâyet-i mazmûn[u]


[14] ذلك فضل الله یؤتیه من یشاء والله ذولفضل العظیم

nihâyet-i mefhûmu

[انه من سلیمان و انه بسم الله الرحمن الرحیم [15

Nazm

Zihî misâl-i şerîf ü nişân-ı âlîşân

Zihî mürâsele-i zevk-bahş ü feyz-resân

Zihî hilâl-i sipihr-i avâtıf ü eşfâk

Zihî kilîd-i künûz-ı merâhim ü ihsân

Zihî sahîfe-i sâfî-dil [ü] safâ-engîz

Zihî cerîde-i anber-nisâr ü müşg-efşân

Hakkâ ki ol âyet-i rahmet nüzûlünde hâtır-ı fâtire bir nevi‘ meserret sirâyet itdi ki  vasfı kâbil-i takrîr değil ve hâric-i ihâta-i tahrîrdir. Ol sermâye-i devlet vusûlünden kalb-i münkesire bir sürûr yetdi ki zikri mâ-fevk-i ihtimâl-i takrîrdir. (Beyt) Nefse anınla yeten zevkden oldum âgâh *

[قلت اني لك قالت هو من عند الله[16 *

Mücmelen ümîd-i tamâm ile ihtiyârsız durdum ve ibrâz-ı hükm içün mütevellî-i evkâf huzûruna yüz [v]urdum. El-hakk mütevellî mülâkâtına fırsat düşmedi ve anın dâmen-i mülâzemetine dest-i neyl irişmedi, ammâ dîvânü’l-belâgate teheccüm itdim, çün enhas-i evkâtda ve ez‘af-ı hâlâtda[17] huzûrlarına gitdim, bir cem‘ gördüm hikâyetleri perîşân, ne safâdan anda eser ve ne sıdkdan anda nişân var. Cem‘iyyetleri dâm-ı hiyel, huzzâr-ı meclisleri

[اولئك كالانعام بل هم اضل[18

Harekât-ı nâ-hemvârları mesâbe-i sûhân-ı rûh ve kelimât-ı pür-âzârları müşâbih-i emvâc-ı Tûfân-ı Nûh. Selâm virdim rüşvet değildir deyu almaldılar. Hükm gösterdim fâ’idesizdir deyu mültefit olmadılar. Eğerçi zâhirde sûret-i itâ‘at gösterdiler ammâ zebân-ı hâlle cemî‘ su’âlime cevâb virdiler. Didim yâ eyyühâ’l-ashâb, bu ne fi‘l-i hatâ ve çîn-i ebrûdur? Didiler muttasıl bizim âdetimiz budur. Didim benim ri‘âyetimi vâcib görmüşler ve bana berât-ı tekâ‘üd virmişler ki ondan hemîşe behremend olam, ve pâdişâha ferâgatle du‘â kılam; didiler ey miskîn, senin mezâlimine girmişler ve sermâye-i tereddüd virmişler ki müdâm fâ’idesiz cidâl idesin ve nâ-mübârek yüzler görüb nâ-mülâyim sözler işidesin. Didim berâtımın mazmûnu ne içün sûret bulmaz? Didiler zevâ’iddir husûlü mümkin olmaz. Didim böyle evkâf zevâ’idsiz olur mı? Didiler zarûriyyât-ı Âsitâne’den ziyâde kalursa bizden kalur mı? Didim vakf mâlın ziyâde tasarruf itmek vebâldir; didiler akçemiz ile satun almışuz bize helâldir. Didim hesâb alsalar bu sülûkünüzün fesâdı bulunur; didiler bu hesâb kıyâmetde alınur. Didim dünyâda dahî hesâb olur, haberin işitmişüz; didiler andan dahî bâkimiz yokdur, kâtibleri râzî itmişüz. Gördüm ki su’âlime cevâbdan gayrı nesne virmezler ve bu berât ile hâcetim revâ kılmağın revâ görmezler, nâçâr terk-i mücâdele kıldım ve me’yûs ü mahrûm kûşe-i uzletime çekildim. Ben berâtımdan ihânet çekdiğim içün andan münfa‘il, berâtım benden fâ’idesiz azâb gördiğiçün benden hacil. Ol şâhid-i mecrûh gibi takrîrden peşîmân, ben müdde‘î-i kâzib gibi teşnî‘den perîşân. Ol âyet-i mensûh gibi memnû‘u’l-‘amel, ben ümmet-i memsûh gibi maktû‘u’l-emel.

Kıt‘a

Ben ana fitne ol bana âfet

Müteneffir ben andan ol benden

Ben ana gussa ol bana mihnet

Mütenekkir ben andan ol benden

El-kıssa şiddet-i hırmân kemâle yetdikde ve deryâ-yı hayret tuğyân itdikde hâtırıma bu yetdi ve kalbime bu ma‘nâ sirâyet itdi ki elbette metâli‘-i mekârimden tâli‘ olan âftâb-ı mekremet ihticâb-ı sihâb-ı tîreyi kabûl itmez ve menba‘-ı merhametden tereşşuh kılan zülâl-i merhamet gird-bâd-ı tezelzülden gubâr-ı fenâ dutmaz. An-karîb mâni‘-i ref‘ bulur ve dâfi‘e def‘ olur.

Kıt‘a

Hâşe-lillâh kim ferâgat küncünün sükkânına

Matrah-ı mekr ola dergâh-ı hilâfet-destgâh

Hâşe-lillâh kim kanâ‘at gencinin müştâkına

Ejder-i bîdâd ola tuğrâ-yı hükm-i pâdişâh

Hudâvendâ mahfî buyurulmaya ve mestûr olunmaya ki vârid olan berât-ı hümâyûn mazmûnu irsâl olunan arza mutâbık olmayub tasarrufda nâkıs kalmışdır. Fi’l-vâki‘ eğer lafz-ı zevâ’idden garaz bu ise ki vezâ’if-i huddâm ve revâtib-i erbâb-ı tekâ‘üd ve ihrâcât-ı alîku’d-devâb ve alef-i avâmil ve mâ-yuhtâc hafr ü binâdan sonra bendeye fâ’ide müterettib ola, hakîkatde dergâh-ı mu‘allâdan böyle işâret olunmakdır ki bende-i vâcibü’t-taksîr Fuzûlî-i hakîr isti‘dâd [19]-ı tekaddüm ve istihkâk-ı tekerrüm da‘vâsın kılurken ve kendüsin ekser erbâb-ı istihkâkdan mukaddem bilürken merhamet-i mülûkânem ve mekremet-i husrevânem zuhûra gelüb bu berât-ı sehâvet-âyâtı virdim ve buyurdum ki, min-ba‘d rütbe-i iktidârın ve pâye-i i‘tibârın cemî‘ gedâlardan belki behâyimden ve taşdan ve toprakdan ehass ü ednâ bile ve beyhûde tasarruf-ı berât kılmayub mertebesinden haberdâr ola. Hakkâ ki bu vâkı‘adan benim çekdüğüm renc [ü] melâlet [20] itdüğüm harc ü hasâret içün değildir, mahzâ tahrîrinde hazretiniz çekdüği emek içündür ki zâyi‘ oldı. N’idelim elden ne gelür, ıvaz müyesser ola ve kalem-i kazâ tedârük kıla.

Kıt‘a

Serverâ gerdiş-i sipihr-i kebûd

Dâ’im olmaz muvâfık-ı maksûd

Bağlamaz her şükûfe mîve-i ter

Ekseri bitdüğü yerinde iter

Gerçi endûh ü mihnetim çokdur

Hiç kimden şikâyetim yokdur

Tâli‘imdir bana cefâ getüren

Her bir ânında bin belâ getüren

Yohsa dergâh-ı pâdişâh-ı zamân

Lutfa menba‘dürür mürüvvete kân

Var ümîdim ki ol bülend-makâm

Ola pâyende tâ zamân-ı kıyâm

Ser-firâz ola cümle a‘yânı

Bî-tezelzül cemî‘ erkânı

Fuzuli - Köprülüzade Mehmed Fuad

Şikayetname1

Şika2


[1] Abdülkadir Karahan’ın “Fuzuli’nin Mektupları II” isimli makalesinde incelediği nüshada “hikem” kelimesi geçmektedir. Müellif zaten Şikayetname için üç ayrı nüshayı incelemiştir. Matbu nüshada bu şekilde, hikem kelimesi noksan olarak basılmış. Tüm bunlarla alakalı yardımları için sevgili Mehmet Yunus Yazıcı’ya teşekkürü bir borç bilirim.
[2] Kezâ bu kelime de matbu nüshada noksandır.
[3] Mezkûr makalede kullanılan nüshada “miftâh-ı künûz-ı erzâk-ı erbâb-ı istihkâk” şeklinde geçen kelimeler, matbu nüshada “miftâh-ı künûz-ı erbâb-ı erzâk ashâb-ı istihkâk” şeklinde yazılmıştır ki bu şekilde kullanılması elbette doğru görünmüyor. Gerçi “miftâh-ı künûz-ı erbâb-ı erzâk [ve] ashâb-ı istihkâk” şeklinde düzeltilse manalı olabilir (mana biraz değişse de, ki bunu da şöyle açıklayabiliriz: “miftâh-ı künûz-ı erzâk-ı erbâb-ı istihkâk”, “istikhak erbabının erzak hazinelerinin anahtarı” manasına gelirken, “miftâh-ı künûz-ı erbâb-ı erzâk [ve] ashâb-ı istihkâk” dendiğinde “istihkak ashabı ve erzak erbabının hazinelerinin anahtarı” manası çıkar), fakat makale için kullanılan üçüncü nüshayı görmediğimiz için tam bir karşılaştırma yapamıyoruz ve nihai bir karar veremiyoruz. Bu yüzden bu kısmı yukarıdaki şekliyle, erbab kelimesinden sarfınazar ederek yazdık.
[4] Bu kelime metinde “tab‘ [طبع] şeklinde geçiyorsa da şiirin aslında tama‘ olarak kullanılmıştır ki manâen de muvafık olan budur.
[5] “Sultân Allâh’ın gölgesidir” manasınadır.
[6] “Peygamberler veya mukarreb melekler istisna, sultanın rütbesinden yüksek rütbe yoktur.” manasınadır.
[7] Mezkûr nüshada burası “müjde-i husûl-ı maksad” şeklindedir.
[8] Mezkûr nüshada burası “zîver-i avâtıf ile” şeklindedir.
[9]“Ve zifiri karanlık çöktüğü zaman geceye (andolsun) ki” manasınadır. Bkz. Duhâ Sûresi’nin ikinci âyet-i kerîmesi.
[10] “Açılıp ağardığı vakit sabaha [yemin olsun ki]” manasınadır. Bkz. Leyl Sûresi’nin ikinci âyet-i kerîmesi, fakat Kuran-ı Kerim’de “صبح” kelimesi değil, “نهار” kelimesi geçer. Nehâr da sabah değil, gündüz manasınadır.
[11] Mezkûr nüshaya göre burası “envar-ı metâlib” şeklindedir.
[12] “O (Allah) âşikâr, apaçık Hakk’dır” manasınadır. Bkz. Nûr Sûresi’nin 25. âyet-i kerîmesi.
[13] “(En güzel) âkıbet, kurtuluş müttakîler içindir” manasınadır. Bkz. A‘râf Sûresi’nin 128. âyet-i kerîmesi.
[14] “İşte bu, Allah’ın lütfudur. Onu dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir” manasınadır. Bkz. Cuma Sûresi’nin dördüncü âyet-i kerîmesi.
[15] “Mektup Süleyman’dandır, Rahmân ve Rahîm Allah’ın adıyla (başlamakta)dır” manasınadır. Bkz. Neml Sûresi’nin 30. âyet-i kerîmesi.
[16] “Dedim ki: sana nereden (geldi)? Dedi ki bu Allah katındandır” manasınadır. Âli İmrân Sûresi 37. âyet-i kerîmesine atfen kullanılmıştır.
[17] Burası mezkûr nüshada “enhas-ı evkâtda ez‘af-ı ahvâl ile” şeklindedir.
[18] “İşte onlar hayvanlar gibidir; hattâ daha da aşağıdırlar” manasınadır. Bkz. A‘râf Sûresi 179. âyet-i kerîmesi.
[19] Matbu nüshada burası “isti‘dâm” şeklindedir. Mezkûr makalede kullanılan nüshadaki hali tercih edildi.
[20] Buradaki “ve” fazla görüldüğü için yazılmadı.