Namık Kemal ve İslam Vatanı

Muasırlık namına envaiçeşid “moda”lar Türkiye topraklarında uzun müddettir mantar gibi bitmekte. Bunu isterseniz fesle başlatın, isterseniz ordu teşkilatlanmasıyla, isterseniz edebiyatla, geldiğimiz noktada iş artık “vatansızlık” fikrine muhalefetin takbih edildiği bir raddeye çoktan varmıştır. İnsanlığın mukadderatına dair ne kadar hassas ve samimi bir endişe taşırsanız taşıyın bunu artık sadece bir şekilde, “küreselleşerek” yapmak geçer akçe olalı çok oluyor. Müşterek müktesebatımızdaki herhangi bir “kahraman” ya da “mağdur”un insanlığa nasıl mâl edilmesi gerekebileceği üzerine fikir yürütüldüğü takdirde birçok farklı yol teşekkül ediyor tabii olarak, fakat mecburi iki ana yol ayrımında bizi bırakan bir idare mekanizmasının varlığı da bariz bir şekilde hissettirmekte kendini. Yani biz halihazırda ya sadece kendini (mensup olduğu “nation”u, milleti, kavmi, aşireti, devleti, grubu, derneği, partiyi), ya da tüm insanlığı (ama sadece âlemşümûl bir nazariyeyle) düşünebilecek bir ferd olarak karşısında duruyoruz efkâr-ı umumiyenin. Öyle durmamız gerekiyor çünkü ya çevrecisinizdir ya nükleerci, ya körü körüne bir cemaat fikriniz vardır ya ferdin istiklali ve halâsı için sarf edersiniz tüm mesainizi, ya darbe muhalifisinizdir ya darbeci, ya faşistsinizdir ya tüm halkların kardeşi, ya oy kullanmalısınızdır ya susmalı.

Peki bir vatan fikri bu noktada ve bu asırda nereye yerleşmeli? Ya da yerleşmeli mi, tamamen vatansız mı bırakılmalı o da? Vatan’dan kasdımız nedir ve bizim için mühim olan bunun itikadımızca yeri nedir? “Osmanlı Vatanı” isimli haritalarda bu tabirin beslendiği menba az-çok belli, Osmanlı devlet anlayışının beslendiği yerle en azından kağıt üzerinde aynı görünüyor. Seferîliğin “vatan” (çeşitleri) üzerinden belirlendiği İslam’da Müslümanlar için gazâ, ganimet, fetih gibi mefhumlardan daha evvel ve vâcip olarak bir “İslam vatanı” kurulması gerektiğini öğrendiğimiz söylenmelidir. Bu da İslâm’ın akâidine muvafık bir hayatın câri olduğu yer olur en basit tabirle. Bundan Müslümanlar haberdar değil miydi? Müslüman intibâhı -en azından bu ve bazı noktalarda- Osmanlı saltanatının son devrelerinde neşvünema buldu desek yanlış olmaz. Bununla elbette yüzlerce yıldır Müslümanların nâimen yaşadığını söylemeye çalışmıyoruz, fakat müstakil bir İslami hareketin tevellüdü bu devrelere denk gelmektedir. Nitekim milletin hayatı içinde asırlardır yaşayan birtakım “dinamik”lerin sarahaten beyan ve ilan edilmesi de bu devrelerde vuku bulmuştur. [1]

İşte Namık Kemal de tam bu devirde doğup yetişti, yetiştirdi ve bir şekilde bu harekete istikamet vermeyi başardı. Maskat-ı re’si Rumeli toprakları olan Namık Kemal, Osmanlı Devleti’nin “inhilal devri”nde hem çocukken, hem genç ve hem yetişkinken, gerek fikir adamı, gerek şair, gerek devlet adamı olarak birçok elim vakaya şahit olmakla beraber, tüm ömrünü buna muarız olarak geçirdi demek yerinde olacaktır. Ömer Faruk Akün Kemal’in şahsiyetinin Cezmi’de tecessüm ettiğini söyler; haddimiz olmayarak onun şahsının en azından büyük mikyasta Celaleddin Harzemşah’da da tecessüm ettiğini iddia edeceğiz. Bu eseri tedkik edenler görmüştür ki, Celal Moğollar’la muharebe esnasında bitkin düşmedikçe savaşmaktan vazgeçmez, şehid edilene kadar -arada iniş-çıkış yaşasa da- İslam önündeki bu büyük tehlikeyle mücadele etmekten hiç vazgeçmez. Namık Kemal merhum da gerek İstanbul’da, gerek menfâda, gerek hapiste, gerek menfâ vasıflı mutasarrıflığında mücadelesinden hiç vazgeçmemiştir. Onun mücadelesi sadece sathî bir meşrutiyet (demokrasi diyenler olacaktır, desinler) ve hürriyet ve bu misilli mefhumlarla alakalı bir cehd miydi? Çevresindeki neredeyse herkes (Ali Suavi, Şinasi, Mustafa Fazıl Paşa ve Allah bilir daha kimler) birtakım emelleri ve endişelerinden dolayı onu yalnız bırakırken, Namık Kemal oradan oraya nefy edilmesi neticesinde hastalanarak -arada hastalıkları menfâdan menfâya geçerken düzelse de!- vefat edene kadar mücadelesini hiç bırakmadı. Devlet adamı olunca milletin menfaati için hem imar, hem iskan, hem maarif faaliyetlerine girişirken, ilmî vecheden de millete nâfi’ gördüğü her şeyi gayretle icrâya çalıştı. [2]

Şunu belirtelim ki Namık Kemal’i ne bir milli put yapmaya, ne idealize etmeye mütevakkıfdır gayretimiz. Fakat en azından hakkını teslim etmeye çalışmak yapabileceklerimizin en azıdır. Nitekim şahsi birtakım hataları olabileceğine dair fikirlere körü körüne muhalefet edemeyiz. Ne var ki, bu “birtakım hatalar”ın bu mevzularla alakalarının hiç kıymetinde olduğuna inanmaktayız.

Namık Kemal merhum, yukarıda bahsedilen çerçevede, birkaç gazetede muharrirlik yaparak çok tesirli makaleler yazmıştı. Bunlardan biri ve en meşhurları içinde bulunan Vatan serlevhalı olanını ve Vaveyla nâm şiirini, mütalaamızı daha fazla uzatmadan kâri’lerimizin enzâr-ı âlîlerine arz ediyoruz [3]:

(Resim 1908'de Mısır'da Matbaa-i İctihad'da tab' edilen  Rüya ve Magosa Mektubu'ndan alınmıştır.)

(Resim 1908’de Mısır’da Matbaa-i İctihad’da tab’ edilen ve merhuma ait olan iki mühim eseri hâvi Rüya ve Magosa Mektubu’ndan alınmıştır.)

Vatan

Hikmet-i tecrübiyye ki cihanın şu gördüğümüz kemalât ve terakkiyâtına her şeyden ziyade hıdmet etmiştir, bu kadar fevaidiyle beraber, bir-iki asırdan beri her türlü hududu zîr ü zeber ederek, fikirlerde ne kadar mu’tekadât, gönüllerde ne kadar hissiyât var ise, cümlesini birer birer nazar-ı şekk ve tedkîk önüne çekmek şâibesinden masûn olamamışdır. Tecrübe namına taharri-i hakikatle me’lûf olanlarda ise, aradıklarını maddiyat içinde bulmağa hasr-ı nazar etmiş birtakım ashab-ı muâhaze görülür ki dünyada lemsi ve müşahedesi nâ-kâbil her ne varsa, mevhum veya ma’dûm tutmak isterler, umumun menfa’atinden başka hakk-ı efrâdın ihtiyatından başka ahlâk tanımazlar. Tasarrufa sirkat, verasete gasb, nikâha esaret namı verirler.

İşte insaniyyeti bu nokta-i nazardan temaşa edenlerdir ki, vatan fikr-i mukaddesinden bahsolundukça bulundukları yerin ya hudud veya haritasını tassavvur ederek “Vatanı ta’yin eden madde birkaç bin mazlumun kanı veya birkaç rical-i devletin kalemiyle çizilmiş bir hatt-ı mevhûmdan ‘ibaret değil midir? Böyle akl ve tabî’atle hiç münasebeti olmaksızın sırf masnû’ât-ı beşerden olan ve insanların uhuvvet ve i’tilâfına sedd çekmekden başka dünyada bir tesiri görülmeyen bir vâhimenin insaniyyet nazarında ne hükmü olabilir?” derler.

Evet! Sâni’-i Hakîm insanın fikrini kerrat cedveli, vicdanını hendese mikyası mahiyetinde halk itmiş olsa idi dünyada âile, millet, mesken, vatan tasavvurlarının vücuduna imkan kalmazdı. Sırf maddi olan fevaidden başka bir şey düşünülemez idi. Şu kadar var ki, âdem başka sıfatda, başka hâssiyetde yaradılmış. ‘Akıl “iki ile iki dört eder” da’vasını ne kadar bedahetle kabul ediyorsa vicdan da “bir kadın ile bir erkek meyl-i tabî’î ve kavl-i şer’î ile irtibat hasıl edince bir âile meydana gelir” hükmünü o kadar bedahetle tasdîk eyliyor. Akıl, “murabba’ başkadır, müselles başka” kaziyyesinin hakikatine ne kuvvetde hükm eyliyorsa vicdan da “vatan başkadır, haric-i vatan başka” sözünün sıhhatine o kuvvetde i’timâd ediyor.

Şîr-hârlar beşiğini, çocuklar eğlendiği yeri, gençler ma’îşetgâhını, ihtiyarlar kûşe-i ferâgatini, evlad validesini, peder âilesini ne türlü hissiyat ile severse insan da vatanını o türlü hissiyat ile sever.

Bu hissiyat ise, sırf sebebsiz bir meyl-i tabî’îden ibâret değildir. İnsan vatanını sever, çünkü mevâhib-i kudretin en azîzi olan hayat, havâ-yı vatanı teneffüsle başlar. İnsan vatanını sever çünkü atâyâ-yı tabî’atin en revnaklısı olan nazar lemha-i iftitâhında hâk-i vatana ta’alluk ider. İnsan vatanını sever, çünkü madde-i vücudu vatanın bir cüz’üdür. İnsan vatanını sever, çünkü etrafına baktıkça, her köşesinde ömr-i güzeştesinin bir yâd-ı hazînini tahaccür etmiş gibi görür. İnsan vatanını sever, çünkü hürriyeti, râhatı, hakkı, menfa’ati vatan sayesinde kaimdir. İnsan vatanını sever, çünkü sebeb-i vücudu olan ecdadının makbere-i sükûnu ve netice-i hayatı olacak evladının cilvegâh-ı zuhuru vatandır. İnsan vatanını sever, çünkü ebna-yı vatan arasında iştirak-i lisan ve ittihad-ı menfa’at ve kesret-i muvanese cihetiyle bir karâbet-i kalb ve uhuvvet-i efkâr hâsıl olmuşdur. O sayede bir adama dünyaya nisbet vatan, oturduğu şehre nisbet kendi hanesi hükmünde görünür… [4]

İnsan vatanını sever, çünkü vatan öyle bir gâlibin şimşiri veya bir kâtibin kalemiyle çizilen mevhum hatlardan ibaret değil, millet, hürriyet, menfa’at, uhuvvet, tasarruf, hakimiyyet, ecdada hürmet, âileye  muhabbet, yad-ı şebâbet gibi, birçok hissiyat-ı ulviyenin ictimâ’ından hâsıl olmuş bir fikr-i mukaddesdir.

Bundan dolayıdır ki, tarih-i insaniyyetin hangi sahifesine atf-ı nigâh olunsa, her zamanda, her milletde zuhur iden efkar-ı ilmiyye ve ahlak-ı fâzıla ashabının cümlesi vatan muhabbetini umur-ı dünyeviyyenin kâffesine müreccah tutmuş ve pek çoğu vatan yoluna feda-yı can etmiş görünür.

Bundan dolayıdır ki, her dinde ve her milletde, her terbiyede, her medeniyyetde, hubb-ı vatan en büyük fazîletlerden, en mukaddes vazifelerdendir.

Ya ne vakte kadar insanların i’tilâfı böyle vatan nâmıyla birtakım eczâya inkısâm edip duracak? Acabâ umûm ebnâ-yı beşer bir â’ile ve bütün dünyâ bir vatan olmak lâzım gelse insaniyyet için şimdiki hâlden fâ’ideli değil midir?

Fâ’ideli midir, değil midir? Orasını kable’l-vukû‘ ta‘yîn etmek kerâmete muhtâc görünür. Zîrâ böyle bir hâlin husûlü takdîrde muhârebe mündefi‘ olur, denilecek ise biz şimdi mevcûd olan vatanlar içinde birtakım dâhilî ihtilâller görüyoruz ki mûcib olduğu tahrîbât muhârebelere kat kat galebe ediyor.

Hele hudûd-ı vatan aradan kalkmak ve insânların mecmû‘u yek-cins ve yek-terbiye bulunmak ve dünyâda yalnız bir lisân kalmak, hulâsa şâ‘irin

“Milletim nev‘-i beşerdir vatanım rûy-ı zemîn”

kavli herkese şi‘âr ittihâz olmak bu âlemin başka bir âlem olmasına ihtiyâc gösterdiğinden veyâ hiç olmazsa böyle bir hâlin zuhûru bu âlemi başka bir âlem hükmüne koyacağından insâniyyet için ümîd-i sa‘âdeti ittihâd-ı umûmî zamânına hasr etmekle öteki dünyâya hasr etmek beyninde pek de fark görülemez. Binâ’en‘aleyh bir millet için o kadar bir istikbâli nasb-ı ayn ederek ittihâd-ı insâniyyet nâmına fikr-i vatanı ilgâya kıyâm etmek âhiretde râhat ümîdiyle kendini öldürmek kabîlindendir.

Çünkü zamânımızca hamiyyetin en büyük muharriklerinden olan vatan fikrini gönüllerden kaldırmak hıfz-ı hukûkun en mü’essir esbâbından olan ateşli silâhı ellerden almağa benzer. Bir millet vatan muhabbetinden tecrîd-i nefs eder ise çok zamân geçmez elbette vatanını o muhabbetle me’lûf olanların râyet-i istîlâsı altında görür. Nitekim bir kavm âteşli silâhdan keff-i yed eylerse pek az vakt içinde o silâhı düşman eliyle kendi göğsüne çevrilmiş bulur.

Dünyâdan vatan fikrini kaldırmak insâniyyete bir hıdmet ve muktedir olanlara bir büyük meziyyet olabilmek zannında bulunanlarda var imiş. Biz öyle garib bir maksadı fi‘ile çıkarmak teşebbüsünde pîşvâlığı ihtiyâra cesâret edenlere tayyib-i hâtırla terk eyleriz. Biz oturduğumuz yerlerin her taşı için bir cevher-i cân verdik. Her avuç toprağı nazarımızda o yola fedâ olmuş bir kahramânın yâdigâr-ı vücûdudur. Onu binâ’en‘aleyh bize göre vatanı Çin ile Sibirya ile hem-kıymet tutmak ihtimâlin hâricinde görünür.

Vatan bize kılıcımızın ekmeğidir. Dâ’imâ kendimize mahsûs, kendimize münhasır biliriz. Dâ’imâ nefsimizden ziyâde sever, nefsimizi uğruna fedâ ederiz.

İşte mademki hubb-ı vatan bir hiss-i vicdânîdir ve mademki vicdâniyyât bahs ve ta‘rîz götürmez, vatan husûsunda hikmeten vukû‘ bulacak mu’âhazâtın reddi pek güç bir şey değildir. Bâlâda verdiğimiz tafsîlât da bu müdde‘âyı meydâna çıkarabilir.

Da‘vânın halline daha tecrübî, daha bedîhî delîller istenilirse vatan fikrini kabûl etmeyenler içinde pek çok adamlar gösterebiliriz ki kendi vatanını muhâtarada görünce râhatını, meşgûliyyetini terk ederek silâha sarılmış ve gönüllüler arasında vatan yoluna her türlü eziyyeti çekmekten ve her türlü fedâkârlığı ihtiyâr etmekten geri durmamıştır.

Asıl vatan bahsinde dehşet-res-i efkâr olan mesâ’il bir kerre o fikrin vücûdu kabûl olunduktan sonra siyâsiyyâtça bittabi‘ zuhûr edegelen mu‘azzılâtdır. Meselâ İngilizler, Fransızlar, Almanlar, İspanyollar, İtalyanlar, Ruslar ve Osmanlılar bugün vatanı hem tasdîk ediyorlar hem seviyorlar. Fakat hiçbiri vatanının ikbâl ve istikbâlinden itmînân-ı tâmm ile emîn olabildiği yoktur. İngilizler İrlanda halkının temâyülât-ı iftirâk-cûrânesiyle Rusya’nın Hind’e takarrübünü düşünürler. Fransızlar hıfz-ı intizâma muktedir olacak bir hükûmet-i ahrârâne peydâ edip de içlerinde mevcûd olan politika fırkalarının pençesinden kurtarabilmek için çâre taharrî ederler. Almanlar hâsıl ettikleri ittihâdı kemâl eylemek ve husûsiyle o ittihâdın husûlüne sebeb olan e‘âzım dünyâdan gittikten sonra dahî bekâsını te’mîn edebilmek endişesindedirler. İtalyanlar bir tefrikaya daha düşüp de yine asırlarca papazların zencîr-i esâreti altında inlemekten korkarlar. Rusyalılar seyf-i tagallüblerine baş eğen bu kadar akvâmı bünye-i asliyyelerine mezc etmedikçe hâ’iz oldukları mertebe-i azametin bekâsını kat‘an ümîd etmezler. Biz ise ebnâ-yı vatan arasında mevcûd olan cins ve mezheb ihtilâfının ileride vatanca bir inhilâl-i küllîyi mûcib olabilmesi vâhimesinde bulunuruz.

Avrupa akvâmını düşündüren hatlar ne dereceye kadar mühim, ne dereceye kadar mümkinü’l-vukû‘ olduğunu taharrî bizce saded ve vazîfeden bütün bütün hâricdir. Fakat şunun beyânını lâzım add ederiz ki bize dehşet veren cins ve mezheb ihtilâfını öyle mübrem ve mümteni‘u’l-indifâ‘ bir belâ hükmünde tutamıyoruz. İ‘tikâd-ı âcizânemizce bu ihtilâf vatan için inhilâli mûcib olamaz. Bil‘akis eğer doğru hareket olunursa o ihtilâf kuvvetiyle âlem-i terakkîde belki en büyük mevki‘i biz hâ’iz olabiliriz.

Fikrimizi îzâh edelim: Cins ve mezhebce mevcûd olan ihtilâf, vatanın inhilâlini mûcib olamaz çünkü Arabistan istisnâ olununca mülkün herhangi cihetine bakılsa cinsiyet ve diyânet-i mütebâyine ashâbı bir vücûdun a‘zâ-yı âliyyesi gibi birbirine geçmiş, birbirine sarılmış görünür. Bir vilâyet ve hattâ bir sancak bulunamaz ki içinde yalnız bir kavm mevcûd olsun da ayrıca bir hükûmet sûretine koymak veyâ Osmanlılar’dan tefrîk ile başka bir hükûmete ilhâk etmek kâbil olabilsin.

Bundan başka tefrika meyilleri bir zamândan beri mülkümüzde velev ne kadar cüz’î olursa olsun görülmekte olan âsâr-ı terakkînin ve husûsiyle birbirini ta‘kîb eden bu kadar tecârib-i elîmenin te’sîrâtı altında ezilip duruyor. Hiç zannetmeyiz ki bundan sonra bir Kürdistan fitnesi veyâ bir Girid hâdisesi daha zuhûr edebilsin.

Arabistan halkı ise ittihâd-ı diyânet cihetiyle asabiyyet-i Osmâniyye’nin râbıta-i uhuvvetinde ve hilâfet-i İslâmiyye’nin taht-ı bî‘atinde bulundukları için oraların iftirâkından hiç korkulmaz.

Bahs ettiğimiz ihtilâf kuvvetiyle âlem-i terakkîde belki en büyük mevki‘i biz hâ’iz olabiliriz, çünkü vatanımızda mevcûd olan akvâm Avrupa’dan pek de az değildir. Bu kavimlerin her biri lisânını, milliyetini muhâfaza ediyor. Mülkün vüs‘atini ve kâbiliyyetini ise ta‘rîf ve tekrâra ihtiyâc göremeyiz. Şimdi bir kerre doğru hareket olunur ya‘nî sunûf-ı ahâlînin umûmu hukûk ve hürriyetinden tamâmiyle müstefîd edilir ve terbiye-i umûmiye herkese vatanının kıymetini bildirecek ve hangi fırka dâ’ire-i ittihâddan ayrılırsa ya Rusya’nın ikâb-ı satvetine lokma veyâ başka bir ecnebînin pençe-i tasallutuna esîr olmamak imkânın hâricinde bulunduğunu lâyıkıyla gösterecek bir yola getirilir de böyle altı yüz senelik bir cem‘iyyetin efrâdı beyninde bittabi‘ –her türlü tefrika imkânını selb edecek sûretde- hâsıl olan imtizâc-ı menâfi‘ gönüllere gerçekten hissettirilirse elbette vatan umûmî patrikhânelerden mu‘azzez tutulacağından mülkün içinde her türlü hasenâtını câmi‘ ve bayağı her türlü seyyi’âtından biri bir diğer Avrupa peydâ olacağında şübhe yoktur. Vatanımızda birbirine edebiyyâtça takaddüm da‘vâsına düşecek birkaç lisân bulunacak, mûcid-i her-fenn ve mürebbî-i cihâniyyân vasfına bihakkın lâyık olan birkaç kavmin ahfâdı gerek birbirleriyle ve gerek sâ’ir milletlerle ma‘ârif yarışına kalkışacak, müvâredât-ı ticâretin merkez-i tabî‘îsi olan böyle bir mevki‘-i müstesnâda zekâvetçe kudretin bir atiyye-i mahsûsasına nâ’il olmuş birkaç millet istihsâl-i servetde birbirine rekâbet edecek, her biri asırlarca cihângîrlik etmiş birkaç kahramân halk hıfz-ı vatan yolunda yekdîgeriyle fedâkârlık imtihânına çıkacak, hâsılı cem‘iyyetimiz her uzvuna nâtıkiyyet gelmiş bir vücûda benzeyecek, ihtilâfâtımız bir çalgı takımının mukaddemâtında görülen ihtilâflar gibi dâ’imâ bir hüsn-i âhenge hıdmet edecek.

Ya bu kadar esbâb-ı mu‘âvine hüsn-i isti‘mâl olunursa karşısına hangi su‘ûbet, hangi mâni‘a durabilir? Avrupa her biri bir başka yer tutmuş, bir başka hükûmet altına düşmüş birçok milletlerden mürekkeb olduğu için şimdiye kadar mesâ‘îsinin belki yüzde seksenini adam öldürmeğe, memleket tahrîb etmeğe, ticâreti müşkilâta düşürmeğe sarf etmiş iken iki asır içinde avâlimi ihâtaya muktedir olan efkâr-ı beşeri idrâkinden âciz bırakacak kadar âsâr-ı terakkî meydâna getirdi. Hem de bu âsârın belki yüzde seksenini yoktan îcâd eyledi. Ya biz bir vatan içinde bir ittifâk dâ’iresinde bulunarak medeniyyet-perverliği lâyıkıyla iltizâm ettiğimiz ve yapacağımız şeylerin numûnesini önümüzde gördüğümüz hâlde acabâ ne kadar bedâyi‘ izhârına muktedir olamayız?

Avrupa kadar nüfûsumuz yok denilecek… Avrupa’nın ma‘mûr olan tarafları kadar mülkümüz var, nüfûs ise medeniyyet, istirâhat sâyesinde çoğalmağa başlar. Bir kerrede terakkî yolunu tutunca şatranc hesâbıyla tezâyüd eder, binâ’en‘aleyh memâlik-i Osmâniyye’nin de İngiltere gibi oturmağa yer bulunamayacak sûretde insânla dolması bir yüz senenin kârıdır.

Memleketde esbâb-ı ma‘mûriyyet yok denilecek… Yapmamışız ki olsun. Avrupa câddeleriyle, demiryollarıyla, limanlarıyla, cedvelleriyle, şehirleriyle ve kasabalarıyla halk olunmadı ya! Bir-iki yüz sene evvel orasının da bizim memleketden hiç farkı yoktu. Sa‘y ile orada vücûda gelen şeyler burada niçin yapılamasın?

Halkımızda servet yok denilecek… İbret’de birkaç kerre beyân etmiştik ki sa‘yi de, servet vücûda getirmez. Serveti sa‘y vücûda getirir.

Avrupa terakkîye bizden evvel başlamış denilecek… evvel başlamakla ne lâzım gelir? Sâ‘at-i eyyâm vakt-i gurûbu çalmağa mı başladı? Ferdâ-yı kıyâmet hemen yarına mı tesâdüf ediyor? Yahud bir işe sonradan başlayanların evvelden başlayanlara yetişebilmesi ihtimâlini selb edecek bir kâ‘ide mi peydâ oldu? Yoksa biz vatanın sa‘âdetini bizzât göremeyeceğimizi bilirsek arzu etmeyecek miyiz?

Biz terakkîye başlarsak Avrupa mâni‘ olur denilecek… bu i‘tikâd memâlik-i mütemeddinede ale’l-ıtlâk hükmünü infâz etmekte olan efkâr-ı umûmiyyenin meziyyetini bilmemekten neş’et eder. Avrupa’da kimse kalmamıştır ki bir kavmin terakkîsi her kavmin terakkîsine hıdmet edeceğinden gâfil olsun. Ashab-ı temeddün o kadar mecnûn değildir ki gayrı ıdrâr için kendi zararını ihtiyâr eylesin. -Keşfi nâ-kâbil olan vukû‘ât bir tarafa bırakılınca- hikmete ve kâ‘ideten vatanımızın istikbâlince sâlib-i emniyyet olacak bir mâdde var ise ma‘ârifde olan noksânımızdır.

Zîrâ te’mîn-i istikbâlin mevkûfün-aleyhi olan teşyîd-i revâbıt ve ittihâd-ı efkâr, mücerred ma‘ârif sâyesinde vücûda gelebilir.

İşte bu hâllere nazaran vatan muhabbetiyle mütehallî olan gönülleri gerçekten hûn eden fâci‘a mülkümüzce ma‘ârif hakkında görülen fıkdân-ı himmetdir.

İbret, 10 Mart 1289

Vatan-İbret

Vâveylâ [5]

Feminin rengi aksedip tenine
Yeni açmış güle misal olmuş
İn’itâfiyle bak, ne al olmuş
Serv-i sîmîn safâlı gerdenine
Bu letâfetle ol nihâl-i revân
Giriyor göz yumunca rü’yâma
Benziyor aynı kendi hulyâma
Bu tasavvur dokundu sevdama
Ah böyle gezer mi hiç canan
Gül değil arkasında kanlı kefen
Sen misin sen misin garib vatan!

Bu güzellikte hiç bu çağında
Yakışır mıydı boynuna o kefen?
Cisminin her mesâmı yare iken
Tuttun evladını kucağında
Sen gidersen bizi kalır sanma
Şühedân oldu mevt ile handân
Sağ kalanlar durur mu hiç giryan
Tende yaştan ziyadedir al kan
Söyleyen söylesin, sen aldanma:
Sen gidersen bütün helâk oluruz
Koynuna can atar da hâk oluruz

Git vatan Kabe’de siyaha bürün
Bir kolun Ravza-i Nebi’ye uzat
Birini Kerbela’da Meşhed’e at
Kainata o hey’etinle görün!
O temaşaya Hakk da aşık olur
Göze bir alem eyliyor izhar
Ki cihandan büyük letafeti var
O letafet olunsa ger inkar
Mezhebimce demek muvafık olur:
Aç vatan göğsünü İlah’ına aç
Şühedanı çıkar da ortaya saç!

De ki Yâ Rabbî! Bu Hüseyn’indir
Şu mübârek Habîb-i Zîşân’ın
Şu kefensiz yatan şehîdânın
Kimi Bedr’in kimi Huneyn’indir
Tazelensin mi kanlı yâreleri?
Mey dökülsün mü kabr-i Ashâb’a?
Yakışır mı sanem bu mihrâba?
Haç mı konsun bedel şu mîzâba?
Dininin kalmasın mı bir eseri?
Adem evlâdı bir takım cânî
Senden alsın mı sâr-ı şeytânî?

Vaveyla

[1] Peygamberimiz’in Mekke’de kalıp müşriklerle bir muahede yolunu tutması, orada gizliden gizliye İslam’ı yayması yerine Medine’ye hicreti ihtiyar etmesi bu açıdan düşünülmelidir. Aynı tavrı Osmanlı toprak kaybettikçe “İslam vatanı”na hicret eden muhacirlerimizin -en azından birçoğunun- gösterdiği de bârizdir. (Bu mevzua dair serd ettiklerimizin İsmet Özel’den mülhem ve müktebes olduğunu da kaydetmeliyiz.)

[2] Namık Kemal devlet adamlığı yaptığı beldelerde cami, mektep yaptırmış, Türk nüfusunun teksirine uğraşmış, ecnebi dahline engel olmak istemiş ve bunun için hem saltanat, hem “a’dâ-yı dîn” kovanlarına çomak sokmaktan geri durmamıştır. İstanbul’a bir avdetinde limanda yüzlerce kayıkla karşılanması, Vatan Yahud Silistre’nin ilk temsilinden sonra İstanbul sokaklarında yüzlerce kişinin ismini bağırması ne parayla çığırtkan toplama kabîlinden bir vak’adır, ne de anlık bir galeyan. Teessüsünde Namık Kemal’in büyük gayreti bulunan Asâkir-i Milliye Taburları’nın teşekkülü de millette uyanan aynı hislerin neticesidir. Bunlara ilaveten, Tepebaşı gazinolarında söylenen Türk aleyhtarı Rum şarkılarına sessiz kalmayarak bu mevzuda şiddetli tenkidâtı hâvi makaleler yazmaktan da geri durmamıştır. Bunlarla alakalı olarak bkz. Ömer Faruk Akün, “Namık Kemal”, DİA, c. 32, s. 361-378. İlaveten, “milletin menfaati için” derken bunun -en azından tamamen- “Osmanlı milleti” olup olmadığı da tartışılmalıdır: Sözgelimi, bazı beldelerde cami inşa ettirmesi ve Türk nüfusunun teksirine gayret etmesi bu mevzu için başlangıç noktası olarak alınabilir.

[3] Mezkur makale İbret gazetesinin 121 numaralı 22 Muharrem 1290 /10 Mart 1289 tarihli nüshasına derc edilmiştir. Biz kendisinin Külliyât-ı Kemâl: Makâlât-ı Siyâsiyye ve Edebiyye nâm eserinin İstanbul, Selanik Matbaası tab’ından istifade ederek makaleyi hâvi sayfaları birleştirdik ve buraya koyduk.

[4] Bu makalede Namık Kemal’in vatan fikriyle alakalı “Garbî” tesirler bulmak mümkün olmakla beraber, kendisinin vatan tasavvurundan ne anladığı ve onunla ne anlatmaya çalıştığını tamamen görebilmek için bkz. makalenin altında bulunan Vaveyla: “Git vatan Kabe’de siyaha bürün” diyerek vatanın melce-i istid’âsını işaret etmiş, “Dininin kalmasın mı bir eseri?” diyerek İslam’ın nerede tavattun ettiğini ima etmiştir. Mezkur şiirde fikrimizce kendisinin vatan tasavvuru hakkındaki fikirleri tamamen tebellür etmektedir. Nitekim bu makalede bahsettiği mefhumların çoğu da doğrudan doğruya İslam’la alakalıdır: Uhuvvet, millet, ecdada hürmet, aileye muhabbet vs. Hatta bizce, Vatan yahud Silistre’nin baş kahramanının isminin İslam olmasının tesadüf olmadığını iddia etmek bile yerindedir. Bu noktada belirtmemiz gerekiyor ki, merhumun makalesindeki her noktayı da elbette tamamen kabul ediyor addedilmek istemeyiz.

[5] Vâveylâ serlevhalı şiir, yine aynı adı taşıyan, “Hafid-i Kemal” Menemenlizâde Ahmed Muvaffak tarafından İstanbul’da 1236’da Şems Kütübhanesi marifetiyle tab’ ettirilen risalenin Atatürk Kitaplığı nüshasından alınmıştır.